Kelebeğin Rüyası


KELEBEĞİN RÜYASI

Yazan yöneten: Yılmaz Erdoğan

Film çekimleri: Zonguldak, Ereğli, Heybeliada, Büyükada, Uşak ve İstanbul

Yapımcı: Necati Akpınar
Konu: Film Zonguldak'ta, 1941 yılında başlar. Zonguldak'ta yaşayan, iki genç şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Ayakları üzerine yeni kalkan genç Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa'da da II. Dünya Savaşı yaşanmaktadır. Şairliğe ve sanatta bakışın daha oluşmadığı toplumda şiir ile uğraşan bu iki veremli genç toplum her kesimine şiiri sevdirmeye çalışmaktadırlar. Belediye Başkanı'nın kızı Suzan Özsöy'un Zonguldak'a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer'in şiire olan inancı daha da artar. Muzaffer, Suzan'a aşık olur. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, ailesinin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940'lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını git gide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer'in kendi gelecekleri kurabilme çabası içerisine girerler

Kıvanç Tatlıtuğ / Muzaffer Tayip Uslu
Mert Fırat / Rüştü Onur
Farah Zeynep Abdullah / Mediha Sessiz
Belçim Bilgin / Suzan Özsoy
Ahmet Mümtaz Taylan / Zikri Özsoy
Yılmaz Erdoğan / Behçet Necati

Fragman bahanesidir filmin!
İki sessiz, isimleri günümüzde bile pek bilinmeyen şair ve şiirlerine bahane olan esas kız. Muzaffer Tayip Uslu ve Rüştü Onur’un yaşam öyküsüne gidiyoruz bu defa. Hastalık, parasızlık, aşk ve en önemlisi şiir tutkusu mu bizi filmin içine çeken? Açılış sahnesinden başlayalım öyleyse, bizleri çeken ve iten ögeler kesinlikle incelenmeye değer.
Yıl 1940, ‘Zorunlu Mükellefiyet Yasası’ yürürlüktedir ve insanlar köylerinden zorla toplanıp maden ocaklarında çalıştırılır. İşte filmimizin açılış sahnesindeyiz. Maden ocaklarındaki insanlar, askerler, köylülere havlayan köpekler, toz duman… Etkilenmemek mümkün değil! Madenden çıkan bir kömür vagonunu takip ederken Rüştü Onur’la tam da burada karşılaşıyoruz. Muzaffer Tayip Uslu ise bizi bir direğin tepesinde bekliyor. Birlikte limana gittiklerinde karşımıza Zikri Bey’in kızı Suzan Özsoy çıkıyor. İşte tamam diyoruz, esas oyuncular tamamlandı, gördük onları. Şimdi sıra onlarla tanışmakta. Bekliyoruz, bekliyoruz ancak tam olarak tanışamıyoruz hiç biriyle. Dışlarında kalıyoruz bu nedenle, 1940 Zonguldak yaşantısına giremiyoruz bir türlü. Muzaffer ve Rüştü memur olduklarını söylüyorlar, Suzan ise sadece öğrenci. Belçim Bilgin lise öğrencisini canlandırıyor, evet yanlış okumadınız lise öğrencisi! Hocam dedikleri Behçet Necati’nin gerçekten hoca olduğunu ilk yarının sonlarında anlıyoruz. Peki ya Zikri Bey? Muzaffer’in babası? Yaptığım araştırmalarda Zikri Bey’in belediye başkanı öğrenebildim sadece. Bu soruları bir yana bırakırsak, Muzaffer ve Rüştü nereden tanışıyorlar? Bu iki ‘üstad’ nasıl bu denli yakın oldular acaba diye sormadan edemiyorum kendime. Behçet Hoca ile olan ilişki düzeyleri aklımda hep soru işaretleri bırakıyor. Elimizdeki tek bilgi ‘Varlık Dergisi’. O da ne yazık ki bize pek fazla bir şey söylemiyor.
“Aşk bahanesidir şiirin”
Böylece iki şair Suzan için bir iddiaya girerler ve olaylar hız kazanır ancak Rüştü’nün durumu gün geçtikçe kötüye gitmektedir. Dönemin belalı hastalığı veremin tek çaresi olan Heybeliada Sanatoryumu’na girmek neredeyse imkansızdır ancak Behçet Hocanın da yardımlarıyla durumu gitgide ağırlaşan Rüştü kabul edilir. Bu sırada Muzaffer ve Suzan yüzlerini boyayarak maden ocaklarına girerler. Burada kimsenin hayal edemeyeceği kötü şartlar ve insanların acınacak halleri bir kez daha yüzümüze vurulurken madenden çıkış sahnesi kimsenin bir daha görmek istemeyeceği görüntülerle herkesi etkisi altına alır. Suzan ve Muzafferin bu kaçak macerası hüsranla biter, Suzan İstanbul’a geri dönerken Muzaffer de Heybeliada Sanatoryumu’na doğru yola çıkar. Bir daha hiç görmeyeceğimiz Zonguldak madenleri ve işçileri böylece geride kalır.
Muzaffer’in Sanatoryuma alınmasını sağlayan şiiri eminim herkesi etkilemiştir.
“Diyecekler ki arkasından                                                                                                                                                                                                            O yalnız şiir yazardı                                                                                                                                                                                                      Yazık diyecek hatıra defterimi okuyan                                                                                                                                   Ne talihsiz adammış                                                                                                                                                                                               İmanı gevremiş parasızlıktan”
Bu şiir, o dönem neredeyse girilmesi imkansız olan, binlerce gencin sırada beklediği sanatoruma girmek için yeterliydi işte. Ayrıca girmek ne kadar kolaysa kaçmak da o kadar kolaydı buradan. Rüştü Onur’un aşık olduğu ancak eline verilen “sen verem değilsin” kağıdıyla taburcu olan Mediha için iki şair bu kadar zor kazanılar hakkı hiç düşünmeden terkederler. Mediha verem değildir ancak hastadır. Peki hastalığı nedir? Bu sorunun cevabını sanırım Yılmaz Erdoğan’da verememiş olacak ki hiçbir yerde bulamadım.
Filmle ilgili daha birçok eleştiri yapılabilir. Kimi çok beğendi, kimiyse 2 saatime ve 10 lirama yazık oldu demekten başka bir şey yapmadı. Ancak yiğidi öldür hakkını yeme demişler, “Bir Zamanlar Anadolu”, “Üç Maymun”, “İklimler” gibi filmlerin de görüntü yönetmeni olan Gökhan Tiryaki gerçekten yine mükemmel bir iş çıkarmış. Sanat yönetmeni Hakan Yarkın da aynı şekilde. Mum ışığında çekilen sahnelerin güzelliği bir derece filmi toplar gibi. Kötü denilecek senaryoyu gerçekten başarılı olan çekimler ve oyunculuk kurtarsa da, filmin tamamını kurtarmaya yetmiyor ne yazık ki. Akılda kalan soru işaretleri, Zonguldak maden ocaklarının öylesine gösterilişi ve filmin adıyla alakası olmayan kelebek kelimesi filme ancak “eh işte” dedirtiyor. Ayrıca fragmanda yer verilen 3 ayrı sahnenin filmde olmayışı da başka bir hikaye! Yılmaz Erdoğan “fragman bahanesidir filmin” demiş sanki bizlerle dalga geçercesine!


                                                                                                              Dila Begüm KOCAMAN

Yorumlar